Ölüm Doulası
Doktorlar, “en fazla iki hafta yaşar” demişti Nergis Aydın için. Ölüm, önce güzel yüzüne yerleşmişti ünlü oyuncunun. Burnu sivrileşmiş, kulakları büyümüş, Nalân’ın artık tanıyamadığı birine dönüştürmüştü güzel oyuncuyu. Hastanenin palyatif bakım bölümüne geleli iki hafta olmuştu.
Nalân, onun geldiği günü hafızasına kazıdı. Hayrandı ünlü oyuncuya, Nergis Aydın’ı tiyatro sahnesinde defalarca izlemişti. Günün birinde ona alan tutacağı, ölümüne eşlik edeceği aklının ucundan bile geçmezdi. Hayat işte! Hayatın sürprizleri bitmezdi.
Nalân Roman, kırk yaşlarında, orta boylu, kilolu bir kadındı. Hüzün dolu bir çift yeşil göze sahipti. Ölümle ilişkisi çok erken başladı. Nalân altı aylık bebekken, zehirli bir böcek yüzünden ölüyordu az kalsın. Yüzü şişti, içi su dolu kabarcıklardan tanınmaz hale geldi. Doktor, birkaç saat gecikseler, bebeğin öleceğini söylemiş ailesine.
Nalân, yedi yaşlarındayken de kızıl hastalığına yakalandı, tam bir hafta konuşamadı. Ateşi günlerce düşmeyince ailesi çok endişelenmişti. Ölümle yine flört etti. Sekizinci gün yemek yemeye başladı, yavaşça iyileşti.
Otuz yaşındayken besin zehirlenmesi yaşadı. Kustuktan sonra tansiyonu ölüm sınırına yaklaştı, gözüne perde indi, kör olduğunu sandı. Babası, “rengin kara üzüm rengine döndü, kollarıma yığıldın,” diye anlatır. Nalân’ın hatırladığıysa, cennet gibi bir yerde olduğu, kesinlikle dünyaya geri dönmek istemediği… Daha zamanının gelmediğini söyleyip, bedenine geri itmişler. Nalân bu deneyimi hiç unutamadı.
Ölüm hakkında çok kafa yordu, kitaplar okudu. “Yaşadığımız gibi ölüyoruz” diyen yazara hak verdi sonunda. Ölürken bile ölümden konuşmak istemeyenlerin yanında bir karara vardı. Ölümle çalışacaktı. Ölüm onunla bebeklikten beri çalışmak, öğretmeni olmak istemiyor muydu? Ölümden korkuyordu korkmasına ama hastanede açıklanamaz şeyler yaşadığında ölümü şefkatli buluyordu. Nalân, “ölüm eşlikçisi” olduğu günden beri, burnuna gelen gül kokusunun kaynağını merak edip durdu.
Nergis Aydın, bir süredir başka boyuttan varlıklar görüyordu. Odasında beyaz elbiseli kadınların dans ettiğini söylemişti Nalân’a. O gün dışarıda lapa lapa kar yağıyordu.
“Rahat bırakmıyorlar beni Nalân. Bırakmıyorlar rahatça öleyim. Öyle yorgunum ki. Dinlenebilsem, birazcık dinlenebilse… Sana anlatmak istediğim ne çok anı var bilsen. Duyuyor musun? Tahtalar gıcırdıyor. Perde kapanmak üzere… Kırmızı kadife perde… Bir martıyım ben. Yok değil, aktristim… Dinle. Bak ne çok alkış aldım duyuyor musun? Seyirci beni sevdi. Ah neden bastığım toprakları öptüğünü söyledi bana? Sadece o sevdi beni. Bense, beni sevmeyeni… Duyuyor musun? Tahtalar gıcırdıyor. Beni almaya geliyorlar. Ablam bıraksa gideceğim. Bırakmıyor ki. Saniye Abla’m büyüttü beni. Canan Hanım’ın aklı fikri sahnedeydi. Küçük rollerin kadınıydı o. Ben yıldız oldum. Saniye Abla’m kendi oynamış gibi alkışlardı beni. Gurur duyardı başarılarımla. Canan Hanım kıskanırdı. Söküklerimi bile ablam dikerdi. Neden doğurmuş ki bizi? Annemin tek aşkı tiyatroydu, bizi hiç sevmedi. Anası da annemi sevmemiş, sanırım ondan! Aynı kaderi bize de yaşattı. Neden etrafımda şimdi? Gitsin. Yardıma ihtiyacım yok. Ölüm bilir bana ne yapacağını.”
Saniye Hanım kafeden dönmüştü. Elinde iki kahve vardı. Birini Nalân’a uzattı.
“Teşekkür ederim.”
“Afiyet olsun. Uyudu mu?”
“Şimdi uyudu.”
“Ah Nalân. Onun öleceğini hiç düşünmemiştim. Nergis benim sadece kardeşim değil ki. Her şeyim. Biz annemden hiç sevgi görmedik. Babam desen boşandıktan sonra unuttu bizi. Nergis’le birbirimizi sevdik, birbirimize yettik. Nasıl yaşarım kardeşim olmadan?”
Nalân sustu… Hayatta sadece bir kişiye bağlanarak yaşamanın ne anlama geldiğini biliyordu.
“Nergis’i sahnede izledin mi hiç?”
“Defalarca… Unutulmaz bir oyuncu.”
“Güzelliğini rahmetli annemden almış ama yeteneği tamamen kendine ait. Onun yok olup gideceğini düşününce. Toprağın altında yapayalnız.”
Ölüm, kelime bırakmıyordu. Ölüm, sert bir ayaza benziyordu. İnsanın tek düşündüğü “kaçınmaktı.” Oysa Nergis Hanım, rolüne hazırlanır gibi çalışıyordu ölümle. Korkuyordu ama gitmek istiyordu. “Zamanım yeterse sana hayatımı anlatmak istiyorum,” demişti geldiği gün.
İki dudağının arasında, fısıltı şeklinde bir daire… Biri “Saniye” , diğeri “anne”…
“Çok korkuyorum Nalân. Ben onun gibi değilim. Ölmeyi bile beceremem. Giderken bana yaptığına bak! Ölümünü düşün diyor. Beni ölümümle baş başa bırakıyor. Yapayalnız kalacağım.”
Ne söyleyebilirdi ki? Zaten ölüm “teselliye” pabuç bırakmıyordu.
Saatler sonra, Nergis Aydın’ın nefesi “ölüm çıngırağına” benzemeye başladığında, Nalân Roman onun odasına girdi. Saniye Hanım, eve temiz kıyafet giymeye gitmişti. “Çabuk gelirim,” demişti. “Bir saate hastanedeyim.”
Ölümün nefesi doldu odaya. Dans eden beyaz elbiseli kadınlar geri geldi. Nalân yoğun bir enerjinin bedenine sirayet ettiğini fark etti. Nergis Aydın’ın hasta yatağının yanına oturdu, derisi kuruyan elini tuttu. Gözlerini kapadı. Yumuşak bir “rüzgâr” daire çiziyordu, esintiyi hissetti.
Ölüm işini yapmaya gelmişti. Tahtalar gıcırdadı. Kırmızı kadife perde kapandı.
Ölüm, Nergis’i aldı. Saniye’yi bir başına bıraktı.
İtalik yazıyla yazılan bölümler, Anton Çehov’un, Martı isimli oyunundan alıntırdır