Yasın Hediyesi
Çıktım dışarıya. Hava serindi. Montum vardı üzerimde ama ayak bileklerim üşüyordu. İçerisi sıcaktı da. Kapalı ortam. Malum kış ayındaydık. Salgın hastalıklar yaygındı. İçeride oturmak riskliydi benim için. Dışarıda ayakta bekleyecek gücüm yoktu. Karar vermem gerekiyordu, içeride mi kalacaktım dışarıda mı? O, bir iki saniye, sanki hayatımın en zor kararlarını verdiğim anlar kadar yoğun hisler uyandırmıştı bende. Eğer bir şeyleri elde etmek istiyorsanız, belki de daha başlangıçta bazı bedeller ödemeyi kabul etmeniz gerekir. Dışarıda durmam zordu ama daha güvenliydi.
Mucizelere inanır mısınız? Ben de herkes kadar inanırım. Ama bazı zamanlar, bazı durumlar mucizelerin küçük şeylerde saklı olduğunu öğretti bana. İşte soluma başımı çevirdiğimde o kadar kalabalığın içinde boş olduğunu gördüğüm sandalye gibi. Hemen oturabileceğim bir sandalye bulmuştum. Büyük bir sevinçle sandalyeye doğru gittim ve oturdum. Hava kapalıydı. Rüzgar esiyordu. Dallar hafif hafif sallanıyordu. Yerde dökülen sarı yapraklar. Kasvet vardı havada, içim daraldı. Böyle havaları oldum olası pek sevmem. Sanırım bitişleri hatırlatıyor bana. Belki biraz yalnızlığı, biraz çaresizliği. Sonra bir baktım, yaşlar süzülüyor yanaklarımdan. Engel olamıyorum. Öyle kolay ağlayabilen biri de değilim ki. İnsanlar geçiyor etrafımdan. Bana bakıyorlar. Kimisi şaşkın, kimisi üzgün, kimisi acıyarak bakıyor. Durdurmaya çalışıyorum göz yaşlarımı, olmuyor bir türlü. Bırakıyorum artık kendimi zorlamayı. Akmalarına izin veriyorum. Gözyaşlarım sessizce süzülüyorlar aşağı doğru. Bir süre sonra silmeyi de bırakıyorum onları. Yanaklarıma bir yandan hafifçe soğuk rüzgar değiyor, bir yandan gözyaşlarım akıyor. Şöyle ki önümü göremiyorum. Dışarısı daha güvenliydi benim için, oturabileceğim bir sandalye de bulmuştum. Neden ağladığımı da anlayamıyorum bir süre. Durduramıyorum da. Birikmişliklerim herhalde diyorum. Bütün bunlar olurken yürümekten, ayakta beklemekten yorulan bacaklarım biraz olsun rahatlıyor.
Sonra bir an aklıma kendime sormak geliyor neden ağladığımı. Neden böyle hissettiğimi. O an anlıyorum ne olduğunu. Nelerin yası tutulur bu hayatta? Ölümün? Giden sevgilinin? Ne kadar da bildiğimiz şeyler değil mi? Ya da öngörebildiğimiz. Peki ben neyin acısını yaşıyorum? Neyin yasını tutuyorum?
Sadece birkaç ay öncesinde yarım saat ayakta kalmakla yorulmazdım elbet. Uzun yürüyüşler yapardım hatta. En çok doğada yürümeyi severdim. Gerçi hala seviyorum. Ağaçların, çiçeklerin arasında yürümek ne güzeldir. Hele bir de kuş cıvıltısı eklenirse keyfi bir başka olur. Sırf bu koşullar var diye bıkmadan usanmadan sabahları erken kalkıp gittiğim parklar vardı. Henüz şehir uyanmamışken gitmek kuş seslerini daha güzel duymak için bir yol. Ne sıkışmış trafikten yükselen korna sesi olur, ne de işe yetişmeye çalışanların kaygılı yüzü. Sadece ağaçlar, çiçekler ve kuş sesi. Ama şimdi yarım saatte bile çok yorulmuştum ve önümde beklemem gereken bir buçuk saat vardı. Ayakta beklemem mümkün değildi. Bunu bir altı ay öncesinde bana söyleseler gülerdim. Bir süreç olmasına rağmen sağlıklı günlerime olan özlemim fazlaydı. Özlemim ne kadar fazlaysa, yasım da o kadar derin oluyor benim. Belki başka insanlar için değişir. Benim için böyle. Özlemimle yasım arasında derin bir bağ var.
Hal böyle olunca ben de çoğu insan gibi, yasın daha adını duyduğum da korkuyordum. Pek çoğumuz gibi o yokmuş gibi davranıyor hatta varlığını kabul etmeyi zayıflık olarak görüyordum. Karşılaşmamak için en kuytu köşelere kaçıyordum belki de. Yas yüzyıllardır bitişlerle özdeşleştirildi. Yanında hediyelerle gelebileceği hiçbirimize söylenmedi. Bir şeyi az bilir ve korkarsan kaçarsın. Ben de herkes gibi kaçıyordum sadece. Sağlıklı günlere özlemimin fazla, yasımın derin olduğunu anladığım o an. Sadece küçücük o an, muhteşem bir ışığın yanmasına vesile olacaktı. Her hikaye birbirinden farklı, her hikaye kendine özeldir. Bu hikayede de yas sonu değil, başlangıcını hatırlatıyordu. Hayata sıkı sıkıya tutunmayı anlatıyordu. Özlemine kavuşmak için kabul et bedellerini ödemeyi, yap elinden geleni diyordu. Hediyesi öyle büyüktü ki. Hediyesi hayattı. Sadece hayat mı peki?
Bu yazı da yasın bir hediyesi değil miydi bana?