Açık Büfe İsyan
“Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocukların hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.”
Ahmet Cemal
(Açık Büfe İsyan, Edebiyatist Dergisi’nin 43. sayısında yayınlanmıştır.)
Nalân “o sabah” tartıya çıkmaktan vazgeçti. Fiziksel ağırlığı, yaşadığı hayatın sonucuydu. Annesiyle babasına en uzak noktada, tartının önünde dikiliyordu. Kızarmış soğan kokusu kapladı evi. Saniye Hanım yemek yaparken televizyonun sesini sonuna kadar açmıştı. Her sabah yedide kalkar, kahvaltısını eder, önceden planladığı menüye sadık kalarak, soğan doğramaya başlardı. Annesinin tiz sesiyle beraber, mutfaktan beklediği soru geldi:
“Nalân!”
“…”
“Nalân duymuyor musun?”
“Efendim anne?”
“Kaç kilo vermişsin?”
“Bir kilo vermişim.”
“İki haftada bir kilo mu sadece?”
“Yavaş gidiyor.”
“Akşam saatlerce okuyacağına, sahilde yürüsen daha hızlı kilo verirsin.”
Sen de saatlerce televizyon izleyeceğine biraz düşünsen. Kalbindeki demir turnikeden geçemiyorum.
“Sefer tasın hazır. Semizotu yaptım. Yoğurtla yersin iş yerinde.”
“İş yeri” kelimesini duyunca içindeki gölden bir timsah çıktı. Ağzını açtı, Nalân’ı çiğnemeden yuttu. Dijital alete terliğiyle vurdu! Tartının suçu ne Nalân? Gıcırdayan ahşap kapıyı açtı, odasına girdi. Buraya oda denemezdi, müştemilat daha uygundu. Tavana dikti gözlerini. Rengi yeşilden siyaha dönen küflenmiş kısımları seyretti. Geceliğini çıkardı, dağınık yatağa fırlattı. Fermuarlı kıyafet dolabını açtı. Siyah bol pantolon, gri pamuklu bluz. Başka seçeneğim mi var? Çorap giymek için yatağa oturdu, özellikle çoraplarda çok zorlanıyordu. Bedenim, “arzularıma” batan büyük yeşil bir diken. Şevket Bey kapıyı tıklattı. Ah o babası! Nezaketten tıklatmıyor kapıyı, rahatsızlık vermeyi huy edinmiş.
“Nalân geç kalıyorsun.”
Geç kaldığım falan yok. Ne istiyorsun acaba?
“Nalân beni duyuyor musun?”
Duyuyorum ne yazık ki!
“Gelirken bana yarım kilo baklava alıver Karaköy’den.”
Paran var mı diye soran yok. Emekli ikramiyesi bankada yatıyor öyle, mezara götürecek. Anneannem yardım etmese, benim kazandığım yeter mi?
Şişmanlık nedeniyle işten kovuluncaya kadar primlerle idare etmişti. Kovulduğunu söylerken “üzgünüm” demeseydi, patronu Safinaz Hanım’dan bu kadar nefret etmezdi Nalân. Beton kalpli! Sürüngen suratlı! Ejderha gözlerini kırpmadan, Osman Bey’e uğramasını söylemişti. Muhasebeci Osman Bey’in odası havasızdı. Pis herif! Sirke kokuyor. Gözlüğün camlarına bak, içim kalktı. Zarfı aldı, koşar adımlarla mağazanın tuvaletine gitti. Öğürdü ama kusamadı. Ellerini “üç sayısının yedi katına” kadar ovalayıp, yüzünü yıkadı. Derin bir nefes aldı sokağa çıkınca. Zarfı açtı, parayı saydı. İki maaş artı primlerle, dört bin yüz yirmi iki lira. Şimdiye kadar çoktan sahip olması gereken ortopedik ayakkabıyı almak için Şişli’den Nişantaşı’na yürüdü. Altı yüz elli lira! Topuk dikenine iyi gelecek şüphesiz. Eskileri yenilerin kutusuna koydu, mağazadan çıkınca çöpe attı. Öğle yemeği için en sevdiği lokantanın bahçesine oturdu. Peynirli makarna, kırmızı şarap. Makarnayı yerken, mama kabına saldıran obur bir köpeğe benziyordu. İyi çiğnemeden yuttuğu her lokma midesine oturdu. Doymuştu ama sufleye hayır denir mi? Çikolata! Seksten bile güzel. Hesabı istedi. İki kadeh kırmızı şarap, makarna, sufle, iki yüz elli lira! Kadeh sayısını “üçe” tamamlamak için bir bara oturdu. Eski nişanlısının şerefine içti. Altmış lira.
Akşam eve dönünce, “mağazanın herkese ücretsiz ayakkabı dağıttığı yalanını” uydurmuştu. Annesi inanmış göründü. Evden “işe gidiyorum” diye çıktığı ilk günler iyi hissediyordu. İstanbul’un en sevdiği parklarında oturdu, ağaçları seyretti. Okuduğu romanların içinde kayboldu. İşten kovuluşunu, ejderha gözleri, pis muhasebeciyi unuttu. Bu his dördüncü günün sonunda sona erdi. Gerçek, bir anda beynine saplanan kurşun gibi ölümcüldü. Annesi parayı soracaktı. Bir maaşının yarısını ayakkabıyla şaraba yatırmıştı. Hiç susmaz artık. Nasıl geçineceğiz? Ne yiyip içeceğiz? Yazıklar olsun, bize bunu da mı yapacaktın? Sıra elinde tutamadığı nişanlısına gelecekti. Zengin bir koca bulmuştun, bari onu elinden kaçırmasaydın! Bu kiloyla kim alır artık seni?
Nişandan bir yıl sonra seksen kilo olmuştu. Erdem, bir balerin için terk etti Nalân’ı. İncecik, kuğu gibi bir kız. Zayıfken de ağzının payını almıştı. Kilo vermeyi düşünmüyordu.Bu beden bir acının temsiliydi, sergilerken çekinmiyordu. Aşağılanmalar, alaylı sözler onu daha fazla incitemezdi.
Babası tekrar kapıya vurdu!
“Nalân ne yapıyorsun içeride?”
“Giyiniyorum baba!”
Açık büfe mi isyanlarım? Beş yıldızlı mı yaslarım?
Evden çıktığında tükenmiş hissediyordu. Park günü değildi o gün, rahat bir koltukta oturmalıydı. Zarfa baktı, sadece kırk lira kalmıştı. Keşke paramı daha dikkatli harcasaydım. Kadıköy dolmuşuna bindi. İki kişilik yer ücreti ödedi. Madem şişmansın taksi kullansana. Aklınızdan geçenleri işitme konusunda ustalaştım. En büyük günahlar arasında neden insan sevmemek yok? Âlemsin. Anan baban sevmemiş! Sevmenin öğretmeni, çocukken sevilmek.
Nalân saate baktı. “Mağaza çoktan açılmıştır,” diye düşündü. Gözlerini yumdu. Hayalinde, her şeyin üstüne benzin döktü, kibriti çaktı, alevler büyürken dışarı çıktı. Mağaza küle dönüşünceye kadar seyretti. Sıra giriş katındaki eski apartman dairesindeydi. Tereddüt etti. Yak o evi Nalân!
Dolmuştan indi, Kadıköy’den Karaköy vapuruna bindi. Gemilerin denizi saten bir kumaş gibi ikiye bölmesi, ruhunu umuda boyayan “mavi” iyi geldi. Evi yakmaktan daha zarif bir yol bulduğu için gülümsedi.
Kredi kartıyla bir kilo baklava aldı. Yanına da kaymak! Hacizden çok korkar babam! Mecburen ödeyecek! Bunca yıl ben ödedim, önümüzdeki ay da o ödeyecek. Nalân eve döndüğünde babası hemen baklava kutusunu açtı. Arkasından kovalayan varmış gibi yemeye başladı. Erken mi aldın maaşı? Nalân cevap vermeden müştemilata geçti. Öykü yazmak için satın aldığı bilgisayarın başına oturdu. Yazmaya başladığında yüzünde umutlu bir gülümseme vardı. Nalân o sabah tartıya çıkmaktan vazgeçti… Fiziksel ağırlığı, yaşadığı hayatın sonucuydu.